Prof. Alan Whitehorn: Soykırım İnkârıyla Yüzleşmek

Ermeni Soykirimi

Yakın zamanda akademik bir dergi olan Journal of Genocide Research’te, Profesör Omar Shahabudin McDoom’un “Suç Hamas’ın, Sen Antisemitsin ve Başka Seçeneğimiz Yoktu: Gazze’de Soykırımı İnkâr Teknikleri” (It’s Hamas’ Fault, You’re an Antisemite, and We Had No Choice: Techniques of Genocide Denial in Gaza) başlıklı makalesi yayımlandı. McDoom, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşa ilişkin çeşitli İsrail yanlısı yayınları karşılaştırmalı içerik analizi yöntemiyle inceleyerek soykırımın inkârında sürekli karşımıza çıkan söylemleri ve yöntemleri ele alıyor.

Bu söylemlerin dayandığı başlıca gerekçeler şöyle sıralanıyor: (1) İsrail’in varoluşsal tehditlere karşı kendisini savunmak zorunda olduğu; (2) savaşın sorumluluğunun Hamas’a yüklenmesi; (3) asıl mağdurların Yahudiler ve İsrail olduğunun ileri sürülmesi; (4) yerinden edilen, yaralanan ve hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısına ilişkin verilerin bulanıklaştırılması; (5) İsrail’i savaş suçları ve soykırımla suçlayanların itibarsızlaştırılması; (6) çatışmanın, İsrail’deki uygar demokratlarla Gazze’deki barbar teröristler arasında öteden beri süregelen bir mücadele olarak sunulması. McDoom, bu inkâr biçimlerinin içerdiği sorunları ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

Ne yazık ki makaleyi okurken daha önce yaşadığım bir şeyi yeniden yaşıyormuşum hissine kapıldım.

Birkaç yıl önce, soykırımın inkârına ilişkin araştırmalarım kapsamında Erivan’daki Ermeni Soykırımı Müze-Enstitüsü’nde (AGMI) bir haftadan uzun süre çalışmıştım. Türkiye kaynaklı inkârcı broşürleri ve makaleleri inceliyordum. Tarihsel gerçeklerin bu denli çarpıtılması karşısında duyduğum kişisel öfke ve giderek artan rahatsızlığın yanı sıra, her defasında arşivde görevli o nazik kadından yeni bir soykırım inkârı dosyası istemek zorunda kaldığımda derin bir mahcubiyet hissediyordum.

Aynı isteği tekrar tekrar dile getiriyordum. Akademik araştırmam nedeniyle onun da böylesine sorunlu metinlerle yüzleşmek zorunda kalmasından üzüntü duyuyordum. O da kuşkusuz ailesinden 1915 Soykırımı sırasında yaşanan acılara ilişkin anlatılar dinlemişti. Soykırımın üzerinden bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen bu inkârcı belgelerle karşılaşmak ikimiz için de hâlâ inciticiydi. O ise kendisine düşen bu tatsız görevi her seferinde özenle yerine getiriyordu.

Bu arşiv araştırması, sonuçta iki ayrı yayına kaynaklık etti.

Akademik alandaki ilk çalışma, editörlüğünü üstlendiğim The Armenian Genocide: The Essential Reference Guide (Ermeni Soykırımı: Temel Başvuru Rehberi, Santa Barbara: ABC-CLIO, 2015) adlı kitapta yer alan dört sayfalık “Ermeni Soykırımının İnkârı” başlıklı ansiklopedi maddesiydi. Bu maddede, inkâr söyleminde sürekli tekrarlanan on temel iddiayı sıraladım ve her birini tarihsel kanıtlar ışığında yanıtladım.

Söz konusu ansiklopedi maddesinin büyük bölümünü aşağıda yeniden aktarıyorum.

Ermeni Soykırımının İnkârı

İnkâr, katledilen Osmanlı Ermenilerinin ve onların kültürünün bellekteki izlerini silmeyi amaçlar. Elie Wiesel’in sözleriyle bu, bir tür ikinci kez öldürmedir.

Soykırımın inkârı, suçun sorumlusu olan siyasi yöneticilerin ve toplumlarının, etnik ve dinsel temelli kitlesel cinayetlerin işlendiği karanlık bir tarihsel dönemle yüzleşmekten kaçınmalarının bir yoludur. İnkâr başarıya ulaştığında faillerin suçlarının cezasız kalmasını sağlar, cezasızlık duygusunu pekiştirir ve gelecekte yeni katliamların yaşanması olasılığını artırır. Hayatta kalanların ve onların soyundan gelenlerin yaşadıkları acılarla baş etmesini ve yaralarını sarmasını da çok daha güç hâle getirir.

Türkiye hükümetlerinin Ermeni Soykırımını inkârında, yüzyılı aşkın bir süredir yinelenen çeşitli söylemler bulunmaktadır. Bu söylemlerin temel iddiaları ve bunlara karşı ortaya konulan tarihsel kanıtlar şöyle özetlenebilir:

1. İddia: Hayatını kaybeden Ermenilerin sayısı, yaygın olarak belirtilen bir buçuk milyondan daha azdır. Ölenlerin çoğu katliamlarda değil, açlık, ağır doğa koşulları ve hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirmiştir.

Tarihsel kanıt: Yabancı misyonerler ve konsolosluk görevlileri, geniş çaplı katliamları belgelemiş ve yeterli gıda ile temel yaşam malzemelerinden kasıtlı olarak yoksun bırakılan sürgünler arasında hayatta kalma oranının son derece düşük olduğunu kaydetmiştir.

2. İddia: Yaşananlar, Müslüman Türkler ile Hristiyan Ermenilerden oluşan iki silahlı etnik grup arasındaki bir iç savaştı.

Tarihsel kanıt: Olaylar, devletin doğrudan yönlendirdiği birbirinden ayırt edilebilir aşamalar hâlinde gerçekleşmiştir. Ermeni erkekler önce zorunlu askerlik kapsamında silah altına alınmış, ardından ağır koşullar altında çalıştırılmak üzere silahsız amele taburlarına aktarılmış ve son aşamada bu silahsız askerler Türk ordusu tarafından eşgüdümlü biçimde topluca öldürülmüştür.

3. İddia: Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayken isyan etmiştir.

Tarihsel kanıt: Hayatını kaybedenlerin ezici çoğunluğunu silahsız siviller, özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oluşturuyordu.

4. İddia: Osmanlı hükümetinin kötü niyeti yoktu. Ölenler soykırım kurbanları değil, savaş koşullarında hayatını kaybeden sivillerdi.

Tarihsel kanıt: Osmanlı Divan-ı Harplerinin kararlarında, Jön Türk yöneticileri katliamlardan cezai bakımdan sorumlu bulunmuştur. İstanbul’dan gönderilen çok sayıdaki gizli telgraf da soykırımın üst düzey Jön Türk yetkilileri tarafından planlandığını ve eşgüdüm içinde yürütüldüğünü göstermektedir.

5. İddia: Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş döneminde karşı karşıya bulunduğu ağır koşullar dikkate alındığında, planlanan tehcirler yalnızca tehlikeli sınır bölgelerinden yapılan zorunlu yer değiştirmelerdi. İnsanları ölüme sürüklemek amacı taşımıyordu.

Tarihsel kanıt: Ermeniler yalnızca sınır bölgelerinden değil, İmparatorluğun hemen her yerinden sürgün edilmiştir. Sürgün sırasında yeterli yiyecek ve suya erişimleri de kasıtlı olarak engellenmiştir.

6. İddia: Ölümlerden, devletin denetiminden çıkmış yerel unsurlar ve Kürtler gibi başka etnik gruplar sorumluydu.

Tarihsel kanıt: İmparatorluk genelinde sürgünlerin ve katliamların birbirine benzer bir düzen içinde gerçekleşmesi, bunların merkezî devlet tarafından yönlendirildiğini ve eşgüdümlü biçimde yürütüldüğünü açıkça göstermektedir.

7. İddia: Yeterli tarihsel kanıt bulunmamaktadır. Konunun daha fazla araştırılması gerekmektedir.

Tarihsel kanıt: Bu yaklaşım, soykırımın tanınmasını ve tazminat meselesinin ele alınmasını sürekli erteleyerek işleyen dolaylı bir inkâr biçimidir. The New York Times gazetesinin 1915 yılı boyunca neredeyse her gün tek taraflı katliamları haberleştirmesi ve Ermeni Soykırımının karşılaştırmalı soykırım araştırmalarının büyük bölümünde yer alması, mevcut tarihsel belgelerin ne kadar kapsamlı olduğunu göstermektedir.

8. İddia: Türkiye’nin görüşleri, iki tarafın bulunduğu bu tartışmada yeterince duyulmamaktadır.

Tarihsel kanıt: Türkiye’deki yasalar, özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi, Ermeni Soykırımı konusunda ifade özgürlüğünü ve akademik araştırmaları ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Türkiye hükümeti ise uluslararası alanda, mevcut tarihsel kanıtların hangi sonuca işaret ettiğine bakılmaksızın Türk ve Ermeni görüşlerine eşit ölçüde yer verilmesini istemektedir. Buna karşılık bağımsız bir kuruluş olan Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Birliği, Ermeni Soykırımını oybirliğiyle tanımıştır.

9. İddia: Soykırım konusunun sürekli gündemde tutulması, esas olarak Türk karşıtı propaganda yürüten Ermeni diasporasının faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır.

Tarihsel kanıt: 1915 yılındaki uluslararası basın haberleri, Jön Türk hükümetinin Ermeni sivillere yönelik acımasız kitlesel sürgünlerini ve katliamlarını açık ve tutarlı biçimde ortaya koymaktadır.

10. İddia: Ülkeler Ermeni Soykırımını tanımamaya kendi özgür iradeleriyle karar vermiştir.

Tarihsel kanıt: Yakın dönemde, ABD Kongresi de dâhil olmak üzere yabancı hükümetler Ermeni Soykırımını tanıyan kararlar almaya yöneldiğinde, Türkiye hükümetinin sert protestolarıyla karşılaşmışlardır. Bu tepkilere ekonomik yaptırım tehditleri, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) çerçevesindeki askerî işbirliğinin durdurulacağı yönündeki uyarılar ve Orta Doğu barış sürecinin zarar göreceği iddiaları eşlik etmiştir. Türkiye hükümetinin tehditleri, saldırgan inkâr politikasının temel unsurlarından biri olmayı sürdürmektedir.

İnkârın Tarihsel Sürekliliği

Türkiye kaynaklı soykırım inkârı, 1915 öncesinde, soykırım sırasında ve sonrasında farklı biçimlerde kendini göstermiştir.

İnkâr, Jön Türklerin Ermenileri kitlesel olarak sürgün etmeye ve öldürmeye yönelik gizli planları bulunduğunu reddetmeleriyle başladı. İkili telgraf sistemi, kitlesel cinayetlerin üzerini örtmek için kullanılan aldatıcı yöntemlerden biriydi. Genellikle hükümete ait olan ilk telgraf daha açık biçimde dolaşıma sokuluyor ve daha az tehditkâr bir içerik taşıyordu. Çoğunlukla partiye ait olan ikinci telgraf ise çok daha gizli tutuluyor ve ölümcül emirleri içeriyordu.

Hükümet, katliamlar sırasında geniş çaplı gizlilik ve sansür uygulamalarına başvurdu. Ardından belge niteliğindeki kanıtların önemli bir bölümünü hızla yok etti. Ermeni kurbanları, sözde sadakatsizlikleri ve yanlış davranışları nedeniyle suçlamak, Jön Türk milliyetçiliğinin gerçekleri saptırma yöntemlerinden biriydi.

Yabancı gözlemcilerin katliam bölgelerine erişiminin sınırlandırılması ve katliamlara ilişkin kanıtların ortadan kaldırılması da gerçeği gizlemenin başka yollarıydı. Devletin fotoğraf çekilmesini yasaklaması, dış dünyanın yaşananlardan haberdar olmasını engellemeyi amaçlıyordu.

Ancak Alman ordusunda sıhhiye görevlisi olarak çalışan Armin T. Wegner bu yasağa uymadı. Onun çektiği tarihsel fotoğraflar, bugün soykırıma ilişkin önemli görsel kanıtlar arasında yer almaktadır.

Soykırımın ardından tarihsel gerçekleri yeniden yazma çabaları sürdürüldü. Yer adları değiştirildi, kiliseler ve manastırlar yıkıldı, katliamların üzerini örtmek için gerçeği gizleyen ifadeler kullanıldı. Ölümler, kıtlık ve hastalık gibi başka nedenlerle açıklanmaya çalışıldı.

Kurban edilen topluluğa ilişkin bilgilerin okul tarih kitaplarından çıkarılmasıyla tarihsel hafıza sistemli biçimde silinmeye çalışıldı.

“Soykırım” sözcüğünü kullanmaya cesaret eden Türkiyeli yazarlar ve akademisyenler, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi kapsamında cezai kovuşturmalarla karşı karşıya kaldılar. Bu madde uyarınca daha önce yargılanmış olan Ermeni kökenli Türkiyeli yazar ve yayıncı Hrant Dink, daha sonra genç bir Türk milliyetçisi tarafından öldürüldü.

Türkiye hükümeti, yurt dışında soykırımı inkâr eden akademisyenleri ve enstitüleri finanse ederken, Ermeni Soykırımı hakkında açıkça yazan önde gelen yabancı akademisyenler Türk yetkililer tarafından kınandı. Türk devleti, önemli Amerikalı sinemacıların soykırımı konu alan filmler yapma girişimlerini dahi engelledi.

Amerika Birleşik Devletleri’nde akademik çevreleri yakından ilgilendiren bazı önemli soykırım inkârı vakaları yaşandı. Bu olaylar, akademik sorumluluk ve hesap verebilirlik konusunda ciddi sorular doğurdu.

Saygın tarihçi Richard Hovannisian, California Üniversitesi Los Angeles kampüsündeki (UCLA) meslektaşı Stanford Shaw’un Türkiye tarihi üzerine kaleme aldığı ve soykırıma ilişkin temel kanıtları ya görmezden gelen ya da önemini büyük ölçüde azaltan çalışmalarına karşı çıktı.

Tanınmış siyaset bilimci Roger Smith ve çalışma arkadaşları ise Heath Lowry’nin, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisi için soykırımı inkâr eden açıklamaları nasıl planlayıp kaleme aldığını belgelediler.

Soykırım Neden İnkâr Edilir?

Ortada kapsamlı belgeler, hayatta kalanların tanıklıkları ve yabancı gözlemcilerin anlatımları bulunurken, önceki bir yönetim döneminde işlenmiş bir soykırım neden inkâr edilir?

Türkiye’nin bu tutumunun çeşitli nedenleri olabilir.

İnsanlar çoğu zaman atalarının korkunç suçlar işlemiş olabileceğine inanmak istemezler. Eksik ya da çarpıtılmış tarih anlatılarıyla yetişmiş birçok Türk için, gerçekte neler yaşandığına ilişkin bilgi eksikliği önemli bir etkendir.

Türkler ayrıca bu suçların kabul edilmesi durumunda ülkelerinin toprak, para ve uluslararası saygınlık kaybına uğrayabileceğinden korkmaktadır. Devletin gücünün ve meşruiyetinin zayıflamasını istememektedirler.

Bunun yanı sıra, Türkiye’de bazı etnik ve dinsel azınlıklara yönelik tahammülsüzlük ve düşmanlığın sürmesi de son derece önemli bir etkendir.

Soykırım inkârının işleyiş mekanizmaları ve ardındaki gerekçeler, Stanley Cohen’in öncü çalışması States of Denial: Knowing About Atrocities and Suffering (İnkâr Hâlleri: Vahşet ve Acılardan Haberdar Olmak, Cambridge: Polity, 2001) adlı kitabında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.

Devlet destekli inkâr yayınlarının bu kadar uzun bir zamana yayılması ve böylesine büyük bir hacme ulaşması, tarihin acı dolu bir dönemiyle yüzleşilmesini ve bu geçmişin yaralarının sarılmasını kuşkusuz çok daha zorlaştırmaktadır.

Bu durum özellikle kurban edilen topluluk açısından ağır sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü bu topluluğun üyelerinin büyük çoğunluğu, atalarının yurdundan uzakta, dünyanın farklı bölgelerine dağılmış bir diaspora içinde yaşamaktadır.

Türkiye’nin soykırım inkârı, dünyanın dört bir yanındaki Ermenilerin acılarına yeni acılar eklemektedir. Ayrıca iki halk arasında milliyetçi gerilimlerin yeniden üretilmesine katkıda bulunmaktadır.

Bir devletin soykırımı inkâr etmesi, çoğu zaman o devletin yönetiminin hâlâ otoriter bir siyasal kültürü benimsediğinin, geçmişteki kurbanlarını günah keçisi ilan etmeyi sürdürdüğünün ve başkalarını susturmak için tehdit ve güç kullanmaya hazır olduğunun belirtisidir.

Böyle bir ortam, yeni etnik kitlesel katliamların yaşanması için elverişli koşullar yaratır.

Bu döngünün kırılabilmesi için eğitim ve tarihle yüzleşme hayati önem taşımaktadır.

Soykırım İnkârının Kaçamak Sözleri

Ben yalnızca soykırım üzerine çalışan bir akademisyen değil, aynı zamanda bu konuda şiirler yazan bir şairim.

Bu nedenle Ermeni Soykırımı Müze-Enstitüsü arşivinde, Türkiye’nin Ermeni Soykırımını sürdürdüğü inkâr politikası üzerine yaptığım araştırmalardan hareketle bir şiir de kaleme aldım.

“Soykırım İnkârının Kaçamak Sözleri” (The Weasel Words of Genocide Denial) başlıklı bu şiirde, inkârcı broşürlerde ve makalelerde kullanılan sözcükleri ve ifadeleri bir araya getirdim.

Şiir, Just Poems: Reflections on the Armenian Genocide (Yalnızca Şiirler: Ermeni Soykırımı Üzerine Düşünceler, Winnipeg: Hybrid Publishing, 2009) adlı kitabımda yayımlandı.

Soykırım İnkârının Kaçamak Sözleri

“Bunlar olağanüstü zor zamanlardı,
üzerlerinde durup durmamak gerekir.”

“Her iki tarafın da büyük acılar çektiği bir dönemdi,
herkes eşit ölçüde acı çekti.”

“Bunlar çok eskide kalmış olaylar,
en iyisi tarihçilere bırakmak.”

“O dönemde bütün halklar acı çekti.”

“Savaş zamanıydı,
savaşta herkesin başına korkunç şeyler gelir.”

“Yaşananların bütün tarihi henüz yazılmadı.”

“Önde gelen tarihçiler o yıllardaki olaylar konusunda anlaşamıyor.”

“Bu ülkenin tarihinde uzmanlaşmış tarihçiler birbirinden çok farklı yorumlar yapıyor.”

“O dönemde iktidarda başka bir yönetim vardı,
dolayısıyla bizim hiçbir sorumluluğumuz yok.”

“Sözde kurbanların önemli bir bölümü devlete sadık değildi, isyan etmişti.”

“Bu insanlar düşmana yardım ediyor, devletimizi tehdit ediyordu.”

“Kurban olduklarını ileri süren bu insanların bazıları silahlıydı ve başkalarını katletmişti.”

“Liderleri itaatsizliği ve isyanı körüklüyordu.”

“Geçici yer değiştirmeler sırasında bazı hatalar yapıldı.”

“Yalnızca birkaç militan yetkili aşırıya kaçmıştı.”

“O halkın ortadan kaldırılması için hükümet tarafından verilmiş hiçbir emir yoktu.”

“Diasporadaki propagandacılar gereksiz ayrılıklar ve düşmanlıklar yarattılar.”

“Diasporadaki hırslı fanatiklerin tek derdi toprak ve para elde etmek.”

“Soykırımı bugün kabul etmek,
bölgedeki önemli stratejik çıkarları tehlikeye atar.”

“Soykırımı kabul etmek,
ülkelerimiz arasındaki köklü ilişkilere ciddi zarar verir.”

Bu sözler öylesine çok tekrarlandı ki
artık sayısını bile bilmiyoruz.

Yine de saymaya başlayabiliriz.

Ve bu ifadelerin gerçekte ne olduğunu görebiliriz.

Bunlar dikkati başka yöne çekmek,
insanları yanıltmak ve inkâr etmek için söylenen sözlerdir.

Yaşananları inkâr etmek için.

Oysa sayısız kurbanın başına gelenler
layıkıyla anılmayı,
çok daha büyük bir saygıyla hatırlanmayı hak ediyor.


Yazar Hakkında

Alan Whitehorn, Kanada’nın Kingston kentindeki Kanada Kraliyet Askerî Koleji’nin emekli profesörüdür. Daha önce British Columbia eyaletinin Vancouver kentindeki Simon Fraser Üniversitesi’nde J. S. Woodsworth Beşeri Bilimler Kürsüsü başkanlığı yapmıştır.

Akademisyen olarak soykırım ve insan hakları üzerine çalışmalar yürütmektedir. Ödüllü bir şair olarak ise soykırımın Ermeni-Kanadalı kimliği üzerindeki etkilerini şiirlerinde ele almaktadır.

Başlıca eserleri arasında Poems from the Diaspora: An Armenian Odyssey/Poesie dalla Diaspora: un’odissea armena; Karabakh Diary: Poems from the Diaspora/Gharabaghyan Oragir: banasteghcutyunner Spyurqic; editörlüğünü yaptığı The Armenian Genocide: The Essential Reference Guide; Return to Armenia/Veradardz depi Hayastan; Just Poems: Reflections on the Armenian Genocide; Ancestral Voices: Identity, Ethnic Roots and a Genocide Remembered ve Lorne Shirinian ile birlikte kaleme aldığı The Armenian Genocide: Resisting the Inertia of Indifference bulunmaktadır.


Kaynak: Alan Whitehorn, “Confronting Genocide Denial”, Keghart, 10 Kasım 2025.

Türkçe çeviri: Nurnisa Erişmiş

TarihveToplumlar.com için hazırlanmıştır.